29 Ağustos 2010 Pazar

Mini tarım

Minik bahçivan takımını ilkbaharda aldık. Dayının bahçesine ekmek için, yediğimiz meyvelerin çekirdeklerini biriktirdik. Birde domates tohumu aldık. Bunları hep beraber ektik. Birkaç ay boyunca haftasonları sulamaya gittik. Birgün domatesin üzerinde dolaşan bir tırtıl gördük. Onu gözlemledik. Tohumlar önce fide oldu, sonra çiçek açtılar, yeşil domatesler oluşmaya başladı ve daha sonra bir kısmı kızardı. Kışlık domatesimizi yapmak için bunları topladık. Birazda satın aldık.Çocukken annemle domates salçası yapardık. Şimdi sıra bende.Hem yavrular sağlıklı beslenmiş olur. Mis gibi kokuyorlar. İçleri gerçek kırmızı. Kışın domates yemeyenlerdeniz. Her yıl yazdan alıp konserve yapıyoruz. Makarnaya,yemeğe,menemene, sabah kahvaltıya birebir. Domates yetiştiriciliği projesinin girişimcisi. Antalya'ya tatile gidipte sera gezen babamız. Rekabet planlarını dikkatli yap, iki rakip daha yetişiyor.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

İpek, Sencer, Ayıcık ve Deniz Kızı (Tuvalet Eğitimi -1-)

Herkes grip, belkide başlamak için kötü bir zaman ama yıllık izne ayrıldığım tek vakit bu . 29 aylıklar. 2 yaşından önce bezi bırakmayı hiç düşünmedim . Tuvalet eğitimine son 6 aydır kısmen hazırlanıyoruz. Günde birkaç saat bezsiz dolaşıp lazımlığa oturma çalışmaları yapmıştık. Hatta tuvalet adaptörünede. Bebeğe yada tavşancığa falan çiş yaptırıyorduk. Lazımlık evin çeşitli yerlerinde bazende odalarında oyuncak gibiydi.. Onlarda artık altlarını bağlatmak istemiyorlardı. Ancak benim bu iş için izne çıkmam Ağustosa kalınca başlama süreci uzadı. Ön hazırlık yaptım kendimce. Bir hafta önceden çocuklara bay bay bezim kitabını okudum. Psikologların makalelerini, başka annelerin tecrübelerini anlatan yazılarını, netten araştırmalarımdan oluşan bir dosya hazırlayıp okudum. Kimi zaman kafam karıştı. Birbirlerinden ne kadar farklı yollar var . Geceyi ve gündüzü aynı anda keseyim diye düşündüm. Lazımlığımız ve adaptörümüz vardı. Gece yataklarına yaymak için hasta bezi ve nazımızın geçmeyeceği bir yere gidersek diye alıştırma kilotları aldım. Sonra başkalarının sözlerinede kulaklarımı tıkadım. AAA sen çok geç kalmışsın, ben 10 aylıkken bezden kesmiştim diyenlere. 2 çocukla gece gündüz bu iş çokmu kolay sanıyorlar. Gündüzde işyerinde zombi gibi dolaş. İlk sabah çişlerini lazımlığa yaptılar ve öncesinde onlarla ciddi bir konuşma yaptım. Artık bez bağlamayacağız, siz büyük çocuk oldunuz. Anne baba gibi tuvalete yapacaksınız. Kakalara çişlere hoşçakal diyeceğiz dedim sifonu çekip. Eğer hep tuvalete yaparlarsa çarpışan otolara ve atlı karıncaya gideceğiz dedim. Diğer bir motivasyon ise el yıkama. Tuvalete yaptıkları zaman hem hijyen hem alışkanlık için lavobada oyun oynamalarına göz yumdum. İkinci sefer İpek lazımlığa değil tuvalete gitmek istedi. Tam oturacakken Sencer hayır ben yapıcam dedi. Önce onu oturttum sonra İpek oturdu. Akşamda tuvalete oturmak istemedi Sencer yere yaptı. Sonrada arkasını dönüp bak yılan oldu dedi. Gayet sabırlı bir şekilde evet oğlum yılana benziyor ama kaka dışarı yapılmaz tuvalete yapmalısın gibi açıklamalarda bulundum. İpek gün içinde koltuğun üstüne , yere yaptı. Çişide kakayıda bazen tuvalete gidene kadar külotlarına kaçırdılar, bazen yaptıktan sonra söylediler. Başka bir zaman biri diğerinden gördüğünü yapmak istedi. İpeği tam klozete oturtmuşken Sencer de çişim var dedi. Onuda hemen lazımlığa oturttum. Her çiş kaka yaptıklarında artık büyük çocuk oldunuz dedim ve şampiyon şampiyon diye tezahüratlarda bulunarak kolları havaya kaldırıp sevindik. Lazımlık ve adaptöre isimler taktık. Lazımlığın üzerinde ayıcık resimleri, adaptörün üzerinde ise deniz kızı resimleri vardı. Bundan sonra tuvaletleri geldiğinde , anne ayıcığa yapıcam yada denizkızına yapicam ben dediler. Sencer daha çok ayıcığı kullanmayı tercih etti. İpek ise her ikisinide rahatlıkla kullandı. Sencer ayrıca kaka yaparken tuvalete oturmak istemedi. Bir defasında kakasının bir bölümünü küvete bir bölümünü yere bir bölümünü külotuna yaptı. Sonra küvetin içindekiler için sifonu çekeyim gitsin dedi. Orası tuvalet değil çekemeyiz, ayrıca temizleyeceğiz dedim. Yerleride onun önünde temizledim. Böylece tuvalete yapması gerektiğini anlattım. Sencer başka bir zamanda yine tuvalete yapmak istemediğinde yere gazete serdim. Onun üstüne yaptırmıştım. Gazeteyi toplayıp attık. İlgi çekmek içinde benimle oyun oynadılar. Biriyle meşgulken diğeri çişim geldi diyerek beni yanına çekmek istedi. El yıkamak tuvalet kağıdı rulosuyla oynamak için çişim var dediler yada uykuya yattığımızda kalkmak içinde çişim var dedikleri oldu. Bu taktikleri daha çok İpek uyguluyordu. İlk gece uyurken İpeğin altını bağladım. Onun gribi daha şiddetliydi ve gece kaldırmak istemedim. İyileştikten sonra bezlemem dedim. Sencerin altını bağlamadım. Yatağına çarşafının altına hasta bezlerinden serdim. Sadece penye külot giydirdim. Bir ara uyanıp onu kontrol ettiğimde baştan aşağı ıslak olduğunu gördüm. Yavaşça uyandırıp üstünü ve yatağını değiştirmem gerekiyordu. Hem tuvaletede götürecektim. Uyandığında feryat figan ağlamaya başladı. Üstünü ve yatağını değiştirdikten sonra altınada bezi bağlayıp uyuttum. Yalnız uyutmak gerçekten uzun sürdü. Geceyide aynı zamanda bırakıcam demek bana uymadı. Kemdimde gripten halsizdim. Kayınvalidem hem kendini hem çocukları hırpalama bende 3 tane büyüttüm ilk başta geceleri bezleyerek dedi. O zaman uyuduktan sonra bağlarım bezi, sabah uyanırkende çaktırmadan alırım altlarından dedim. Ve ilk zamanlar geceleri altlarını bağlamaya karar verdim. Diğer bir gün şöyle yapmam gerektiğini anladım. Ben sanıyordum ki sürekli çiş varmı diye soracağım. Onlarda var derse tuvalete götüreceğim. Meğerse var desede yok desede tuvalete götürmem gerekiyormuş. İlk başlarda bu kadar kaza olmasının nedeni insiyatifi onlara bırakmış olmammış. Bazen altlarını tamamen açtım bazende sadece külotla dolaştırdım. Alıştırma külotlarını daha hiç giydirmedim. Bazen işe dalıp sormayı unuttum, onlarda altlarına kaçırdılar. Normal beslenmemizde ve sıvı alımında hiçbir değişiklik yapmadım. Gece kalkıp sütlerinide içiyorlar . Veya uyumadan evvel. Sadece kabız olma tehlikesi olursa diye extra olarak kavun ve mısır yedirdim. Düşümdümde bu süreçten keyifle çıkmak ve zamana yaymak daha mantıklı geldi. Hiç umutsuzluğa kapılmıyorum. Nasılsa öğrenecekler, bir adım attık. Kendimizi eve de kapatmadık. Yanımıza ıslak mendil, bir pet şişe su ve yeterince kıyafet alarak heryere gittik. Mahallemizdeki parka gittiğimizde hiç altlarına yapmadılar. Haber verdiler bende müsait bir köşeye tutup çişlerini yaptırdım. Biraz kilota kaçsada önemsemedim. Şu kadar günde öğrensin bu kadar günde öğrensin diye bir sıkıntm yok. Zamanımız var. Birinci haftanın sonucu gece bez bağladığımda sabah kalkar kalkmaz bezler çıkıyor ve tuvalete çiş yapılıyor. Oyuncaklarımıza İpek ve Sencer artık tuvalete yapıyorlar diye onların duyabileceği şekilde konuşuyoruz. Dedikodu metodu yani. Yaz olduğu için halılarda yok. Her günün başında açıklamada bulunuyorum. Genel olarak haber verir oldular. Sencer kakasını yapmaya alıştı. Ayıcığa yapıyor. İpek te sorun olmadı, ilk günden beri haber verdikçe , tuvaletede lazımlığada yaptı. Banyodaki kapışmalar hala devam ediyor. İkisi aynı anda girdiyse önce ben ellerimi yıkıcam kavgası, hayır sifonu ben çekicem kavgası . Lazımlıktakini ben tuvalete dökücem kavgası. Herkes kendi yaptığını dökücek deyip diğerini safdışı bırakıyorum. Onları banyodan çıkartana kadar, beniiim ben ben ben sesleri kulağımda çınlıyor. İkinci haftanın başında gece altlarında bez olduğu halde birkaç kere, kalkıp çişlerini tuvalete yaptılar . Bak ben büyüdüm diyorlar yüksek bir yere çıkıp. İpek beni oynatmaya devam ediyor. Anne kakam geliyor diyor. Hemen koşalım kızım. Tabi ilk günden beri salondan tuvalete giden koridorda İpek kucağımda koştuğumuz için , küçük hanım bunu oyuna çevirmiş. Bu durumu sonlandırmak için onu kucağıma almadan beraber koşalım diyorum. Hayır beni kucağına al ve kooooş diyor. Şimdilik gündüz sorun görünmüyor. Gece ise bezi çıkardığımızda neler yaşayacağımızı bilahare yazarız. 2 ıslak çocuk ve tek anne. Belkide zamanla kuru kalkmaya başlarlar. Hayalperestmiyim . Kaç ay sürer bilmem. Dur bakalım bişey hatırladım. Keyif alacaktık değilmi?

9 Ağustos 2010 Pazartesi

biz çocuksuz olmayı biliyoruzda onlar çocuklu olmayı bilmiyorlar

Yakın bir zamanda bir arkadaşımızın doğumgününü kutlayacaktık. Akşam yemeğine bir restaurantta buluşulacak. Planımız işten eve gelip, üst baş değiştirip, çocuklarla vedalaşarak, babanneye teslim edip birkaç saatliğine dışarı çıkmak. Bu her zaman yaptığımız bişey değil. Uzun zamandır görmediğimiz üniversiteden arkadaşlarımız. 2 çift evli ama çocuksuz, biri kız arkadaşıyla ve ikiz çocuk sahibi biz. İşten eve geldikten sonra hazırlanmamız ve çocukları vedaya ve uykuya hazırlamamız oldukça uzun sürdü. Şimdiye kadar dışarı çıkarken onlardan hiç kaçmadık. Hep vedalaştık. o günde vedalaştık ama bunu kabul etmediler. Bizde gelicez deyip, ayakkabısını kapan sokak kapısının önünde beklemeye başladı. Ne babanne ne biz ikna edemedik. Öylece bırakıp çıkamazdık. Ağlaya ağlaya uyumalarına gönlüm razı olmaz. Biz uyutup öyle çıkalım dedik. Saat ilerliyordu. Buluşma saatini çoktan geçirmiştik. Pekala çocuklar şimdi gitmeyeceğiz hadi uykuya deyip, alıp koynumuza uyutmaya çalıştık. Saat 23:50 olmuştu. Genede azmedip çıktık dışarıya. Arkadaşlarla evlerinde buluştuk ve pastamızı kestik. Halimize gülüp durdular. Ancak yavrular uyuduktan sonra kendimize vakit ayırabiliyoruz. Nasılda herşey onlara göre ayarlanıyor. Bizim bir bakıcımız yok. İşteyken babanne bakıyor. Dolayısıyla mesai saatleri dışında yada tatil günlerinde dinlenmesi için yavruları ona baktırmamaya çalışıyoruz. Planları onlarla beraber gidilebilecek yerlere yapıyoruz. Ben bundan keyifte alıyorum aslında. Doğuştan anne olanlardanım.Yaşamı onların gözüyle yeniden tanıyorum. Sende abartıyorsun diyenlerde var onlar çocuksuzlar işte. Yavruların kıymetini bilmeyenler.Çok yorulduğum zamanlarda sadece kendime ait bir 24 saatim olsa diyorum. O hengameyi, gürültüyü, birbirleriyle kapışmalarını ararmıyım diyede düşünüyorum bir yandan.Daha çok minikler. Zaman herşeyin ilacı. Bir bakacağım uçup gitmişler yanımdan. Belki uzakta bir okula belkide sevdiceklerinin yanına.O zaman bol bol vaktim olacak. Bende bugünleri tırım tırım arayacağım. Çocukların varsa eğer çocuksuz arkadaşlarınla mesafe girecek arana. Sohbet etmeye kalksan bölünüp durur. Yok acıkır, yok ağlar, yok oyun ister, yok çişi gelir. Çocuklularla sohbet daha derinleşir. Konuşmadan bakışından bile ne dediğini anlarsın. Ben hiç özlemiyorum çocuksuz günlerimi. Onlarla hayat daha anlamlı. Sıfırdan bir insan yetiştirmek. Varmı daha ötesi.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Sıradan bir gün nasıl geçti

Maaile uyurken sabaha karşı Sencerin elinde biberonla gözümü açtım. Anne süt diye başımda bekliyor. İpek ve baba uyumakta. Sütünü verdikten sonra, hadi oğlum şimdi yatağına yat biraz daha uyuyalım. Uyumuyor . Sonra baba kalkıyor işe gidecek. Sencer kule yapıcam diyor akşamdan kalma yerdeki bloklarla. Onun sevinç nidalarına İpekte uyanıyor. Hafta sonu ve ben, uyumak istiyordum ama. Sabah 7:30 doğru banyoya. Eller yüz ve popolar yıkanıyor. Kule yaptıkları bloklarda küvetin içinde . Onları giydiriyorum. Altlarını bağlamıyorum. Tuvalet eğitimine başlayacağız ağustosun ilk haftası izne çıkınca. Şimdiden denemeler yapıyoruz. Bu sırada babayı geçiriyoruz. Güle güle. Sen kapatacaksın ben kapatacağım. Kapıyı kapatma kavgası. O zaman sırayla kapatacaksınız. Cocuklar oyuncaklarla oynarken ve arada bbc kukla show izlerken, kahvaltıyı hazırlıyorum. Bu arada soruyorum çişi olan varmı. Yok anneee. Sonra kahvaltı faslı. Tam masaya oturmuşken, Sencer çişim var diyor. Hemen lazımlığa koşuyoruz. Ama yapmıyor. Dede babanne, Sencerle kahvaltıya devam. İpek kahvaltı etmek istemiyor. Tokalarıyla oynuyor. İkna edip bizde kahvaltımızı ediyoruz. İlk çayım buz oluyor. İkincisi yarım kalıyor. Ne o, ikiz annesi kahvaltı etti. Sonra alıyorum çocukları doğru parka. Çıkmadan çişler lazımlığa yapılıyor. İçimden bu işi kolay atlatacağız gibi geliyor. Ben İpeği giydirirken Sencer kendi kendine lazımlığa çişini yaptı. Daha evvel ona söylediğimde ben halıya yapıcam demişti. Parkta klasik kum kova kamyon kürek salıncak kaydırak ardından kelebek ve serçe yakalamaca oynadık. Birde topaç götürdük bugün. Böyle olunca sürekli koştuklarından enerjilerini boşaltabiliyorlar ve öğlen uykusu kolay oluyor. Dönüş yolunda kum kovasına taş doldurduk. Yollardan toplayarak. Eve gelince ikisi birden duşa. Taşlarda beraber küvetin içine. Sonra yemek ve öğlen uykusu. Sencer 10 dakika içinde uyudu. İpek de tık yok. Bu kız uykuyu hiç sevmiyor. Çıkardım renk tabletlerini. 2. Kutudayız. Buradan bana bildiği renklerin isimlerini söylemesini istedim. Siyah gri ve mor dışındakileri bildi. Eski bildikleriyle tekrar yaptık. Eşleştirme ve öğrenimde 3. aşama. Siyah gri ve morla çalışmak istemedi. Belki ertesi gün tekrar deneriz. Ve tüm kutuyla tekrar yaparız. Sonra oyuncaklarla oynamaya devam. Ben yarım saat kişisel işlerime vakit ayırırken, babanne İpeği uyutuyor. Kızım bana doyamadığından sanırım yanındayken uyumuyor. Nihayet ikiside uykuda. Evde derin bir sessizlik. Sencerin uyanmasına 45 dakika var yok. Gazetemi okusam, maillerimemi baksam , vakitsizlikten kurstan kalan resim ve notlarımı toparlasam. Blog mu yazsam, ne zamandır çocuklarıma dair yazamadım. Gazeteyi gece okurum. Önce notlarımı düzeltmeye devam edeyim. Bir yandan aklımda çocuklara sözcük kartları ve kitap hazırlamak var. 5 te babamız geldi, kapıyı açarken Sencerin sesi duyuldu. Hep beraber oynamaca, derken İpek uyandı. Arada çocukların kremalı büskivi arasındaki kaymak yeme şekilleri. Akşam yemeği saati yine bir kapışma, sen benim domatesimi aldın. O beniimmm. Yemekten sonra ellerimi yıkayacağım bahanesiyle ,yaklaşık 1 saat lavobada oynama. Su vanasını iyice kıstım. İp gibi akıyor.Üst baş sırıl sıklam. Şişeler dolup boşalıyor. Sonra sıkılıp bırakıyorlar. Sürekli bir kapışma hali . Bir bakıyorum şarkı söylüyorlar, bir bakıyorum birbirlerinin saçları avuçlarında. Bu aralar en çok benim kavgası yapıyorlar. Sonra hazırladık kendimize büyükçe bir çanta. İpek ve Sencere 5 er takım kıyafet. Çok gibi görünüyor ama oynayacakları mekan üstlerini batırmaya çok müsait. Kirlenmek güzeldir misali anniş de müdahale etmeyince. Çocuklar özgürce oynuyor. Selma teyzeyle, Erdinç dayı bizi çok özlemişler. Telefon ettiler, İllaki gelin. Hem orada vakit geçirecek deli gibi aktivite var. Bi defa bahçe var. Orda suyla toprakla oynamak çook keyifli. Ektiğimiz domatesleri suluyorlar. Dayının dükkanı var atölye desek daha doğru olur. Dayısı bir torba kum döküyor. Birazda suyla karıyor. Kumdan kaleler yapabiliyorlar. Bisikletlerimizde orda. Kaydırağıda oraya götürmüştük. Birde gerçek kepçe çalışıyormuş ki evlerinin yan tarafında. Saatlerce balkondan kepçenin kamyona toprakları doldurmasını izlediler yarım ağız anlata anlata. Ertesi günde havuzu suyla doldurup oyuncaklarıda içine atıp bi güzel oynadık. Burda nasıl vakit geçtiğini anlamıyorum. Geleli 24 saat olmuş. Eve dönme zamanı. Cemle diyoruz ki çocukları biraz yürütelim. İyice yorulsunlar. Uyuturken zorlanmayalım. Yürüdük , sanırım 1 saati bulmuştu. Gene yollardan taş topladık , özellikle Sencer arnavut kaldırımındaki gibi taşları kucaklamak istiyor. Taşıyamayınca anne yardım et bağrışları, tümseklerden atla, merdivenlerden in çık. Nihayet eve döndüğümüzde taşlarla eller yüzler yıkandı. Ardından ılık sütler ve tatlı rüyalar. Netice: Hafta içi iştesin diye vicdan yap. Hafta sonu hiç dinlenmeden çocuklarla oyna. Ertesi gün sabah altıda kalk işe git. Şikayetçimiyim? Yoo. Maaşallah hala enerjim yetiyor. Allah sağlık versin gerisi vız gelir. En büyük motivasyon sırrım da annem diye koynuma sokulan iki yavru. Gölgemi bile takip eden iki çift göz.

16 Temmuz 2010 Cuma

İpek'ten şikayetler

Caillou. Herkesten duyuyordum. Hem büyükleri hem küçükleri eğitiyor. Şiddet içermiyor,karakter eğitimi veriyor falan filan. Yavrularımın tv tutturmaları ve alışkanlıkları yok ama akşam yatmadan önce uyku moduna geçmeyi kolaylaştırmak ve bir nebze olsun dinlenmek için brainy baby cd.lerinden birini izlerdik loş ışıkta. Bende değişiklik olsun diye pek methini duyduğum Caillou nun ikili vcd sini aldım. İlk izlediğimizde hata yaptığımı anladım. Hiç çizgi film deneyimimiz yoktu. Ben Caillou'nun her davranışını beğenmiyorum. Tamamende kötü diyemem tabi. Oğlumun çok umurunda olmasa bile İpek bana Caillou'yu şikayet ediyor. Anne kayu bebeğini yere attı, anne kayu oyuncağa vurdu. Meğer benim kızım ne kadar hassasmış. Artık bu cd yi izlemeye çekiniyorum. İpek bana yine yalnışları söyleyecek. Ona açıklama yapacağım. Doğru söylüyorsun tatlım. Bebeğini yere atmamalı ve oyuncaklarını elleriyle toplayıp sepete koymalı. Ben çocukken izlediğimiz çizgi filmlerde de vardı kırma dökme ama etkilendiğimide hatırlamıyorum. Mesela gargamel şirinleri öldürmek isterdi. Tom ve Jerry nin birbirlerine yaptıklarına gülerdik. Bir yandan, demek ki doğrusunu öğretebilmişim kızım bana Caillou'nun yalnışlarını bildiriyor, bir yandan da çok mu doğrucu yetiştiriyorum diye kendimi sorguluyorum. Önümüzdeki sene okula başlayacaklar ve orada farklı çocuklarla iç içe olacaklar. Hepsinin davranışı bir olmayacak. Evde görmedikleri davranışları orada görecekler. Tek avuntum yalnışlarıda doğrularıda onların anlamasına yardımcı olmak.

20 Haziran 2010 Pazar

Son birkaç ayda okuduğum iki kitaptan biri Köy Enstitüleri\Can Dündar. Yıl 1937. Bu bir köyde eğitim projesi. Onca yoksulluk içinde okuyup köylerinde öğretmenlik yapacak köy çocuklarını anlatıyor. O zamana kadar ne kaşık ne karyola görmüşler.Okuma yazmadan marangozluğa,modern tarım tekniklerine, hasta tedavisine , müziğe kadar eğitim vereceklerdir. Ancak bunların yanında köylünün uyanmasını istemeyen büyük toprak sahipleride vardır. Bu okullarda her öğrenci bir yıl içinde 25 klasik eser okumak zorunda. Güne halk oyunları oynayarak başlıyorlar. İsteyen öğrencilere mandolin, keman , akerdeon ,bağlama dersi veriliyor.İş ve eğitim iç içe. Kültür derslerindeki makaralar ve pisagordan yararlanıp okul binalarını yapmışlar. Tarım dersleride, şimdiki çocuklar gibi saksıda bitki yetiştirmek yada ıslak pamukla fasulye çimlendirmek değil. Eline kazmayı küreği alıp tarlaya gitmek. Mahsulü sofrada yemek olarak yemek. Eğitim günlük hayatın içinde. Kimi yerde arıcılık, kimi yerde balıkçılık. Şöyle bir köy manzarası hayal edemiyorum ben şu anda. Okul, şan dersi alan öğrencilerin koro çalışmalarıyla çınlıyor. Çayır üzerinde resim çalışması yapan,voleybol oynayan yada mandolin çalan öğrenciler. Okulun yanıbaşında kendilerinin yaptıkları açık hava tiyatrosu. Köy çocukları Gogol, Moliere, Shakespare, Çehov oynuyorlar. Köylüler izliyorlar. Böyle bir eğitim felsefesinin önü kesilmiş. Sonuçta işin içine politika karışıyor ve büyük toprak sahiplerinin baskısıyla köy enstitüleri kapatılıyor. O zaman nüfusun yüzde sekseni köylerde yaşıyor. Köylünün aydınlatılması , milletin kalkınması kim bilir daha neler kaybetti bu vatan. İşte bunun hikayesi. Emel Çakıroğlu Wilbrandt'ın yazdığı MM Yöntemiyle Çocuk Eğitim Sanatı. Montessori felsefesini resimli, uygulama ağırlıklı olmak üzere, antropolojisini, tarihini, temellerini anlatıyor. Kursa başlamadan evvel okumuştum zaten ama şimdi onun gülen yüzünden, tatlı dilinden dinlemek ve onun eliyle uygulamak çok zevkli. Bu kitap kendisinin 17 yıl boyunca edindiği birikimin süzme bilgisidir.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Montessori okul toplantısı

Anne baba olarak bazı çalışmaları takip ediyoruz. Herşey kitap okuyarak öğrenilmiyor. Pazar günü Montessori okul projesi tanıtım toplantısına katıldık.Projeyi desteklemekle beraber, içinde olamamak benim için üzücü. Yavruları bu yıl okula gönderemesemde derneğe üye olmak isterim. Emel Çakıroğlu Wilbrandt'ın Montessori öğretmen eğitimi kursuna başladım. Öyle yoğunki program, bloğa vakit kalmıyor. Kalırsada çok geç yazılıyor.Bu yazı gibi. Aslında ikinci bir üniversiteyi okumak istiyorum. Çocuk gelişimi ile ilgili.Bu ara karar vermem lazım. Çalışıyor olmak ve okul okurken , çocuklara ayırdığım zamandan çalmak. Aklımı karıştıran tek şey bu. Her anlamda geçen zaman geri gelmiyor.... Toplantıdaki bazı konuşmalar fedakarlıktan uzaktı.Başka anaokullarında dahi bulamayacakları hizmetleri Montessori okulundan bekleyenler vardı. Burası emekle, riskle, binbir zorluğu aşarak tamamen gönülle kurulacak bir okul. Herkes elini taşın altına koysun. Armut piş, ağzıma düş diye beklemesin. İstanbul da başka Montessori Okulu yok. Montessori Okulu Tanıtım ve Bilgi

7 Mayıs 2010 Cuma

EKET Fuarı ve Montessori Söyleşisi

7 Mayıs cuma öğleden sonra işyerinden izin alıp fuara gittim. Zuhal ve Eylem hanımların montessori sunumları vardı. Sonra stand ta materyal tanıtımlarını yaptılar. Ertesi gün babayla birlikte gittik fuara. Kitaplarda yada nette gördüğüm materyallari tek tek inceleme şansı buldum. Hocaların hepsi son derece güleryüzlü ve paylaşımcı.Başka bir standta Emel hanımla sohbet ettik. Şimdilerde kendisi öğretmenim oldu. Biraz montessori okul projesinden bahsettik. Bu arada ilk defa duyduğum bir kavram vardı. Montessoriciler materyal kullanımında katı ve esnek olmak üzere ikiye ayrılıyorlarmış. Ayrıca başka firmaların standlarında da güzel malzemeler vardı. Yabancı bir firmadan büyüteçli böcek inceleme kavanozu siparişi verdim. İçine sinek, kelebek, arı yada herhangi bir zararsız böcek koyup, kaç tane bacağı var sayabiliriz yada başka özelliklerini inceleyebiliriz. Zuhal Bilir Meıer'in sunumundan notlar; Montessori eğitiminin geleneksel sistemden farkını anlatarak başladı konuşmasına. Gelenekselde yetişkinin kafa yapısı nasılsa çocuğuda aynı şekle sokuyor. Eğitimde zorlama var ve yetişkin çocuğu yönlendiriyor. Kitle eğitimi yapılıyor. İnsan doğasının iyi olmadığını ve kontrol altına almak gerektiğini düşünürler. Ödül, ceza, hiyerarşik öğrenci öğretmen ilişkisi ve sınırlama vardır. Çocuğun ne zaman yemek yiyeceğine, doyup doymadığına aile karar verir. Alternatif eğitimde ise herkes aynı anda öğrenemez. Hazır olamaz. Eğitim bireyseldir ve çocuk seçimlerinde kendi karar alır. Öğrenme ihtiyaç ve istekle başlar. İnsan doğasının iyi olduğu düşünülür. Baskıya gerek yoktur. Montessori metodunun temeli budur. Çocuk ailenin mülkü değildir. Kişiliğine , karalarına saygı duyulur. Çocuğa ne yapılırsa açıklanır. Maria Montessorinin kısaca hayatıyla devam etti söyleşi. 1870- 1952 yılları arasında yaşamış. 140 yıl önceki dönem. Tıp eğitimi aldığı yıllarda oldukça zorluk çekmiş. Kadınlar ve erkekler birlikte kadavra inceleyemiyor ve akşamları tek başına kadavra ile çalışıyor. Tıp tahsili sonunda zihinsel engelli çocuklarla yaptığı çalışmaların başarısından sonra normal çocuklarla çalışmaya başlıyor. Jean-Marc Gaspard Itard, Eduard Seguın, Jean- Jacques Rousseau, Jean Heinrich Pestalozzi, Friedrich Fröbell, Jakob Rodrıquez Pereira, Ellen Key ‘in düşüncelerini sentezleyerek bu metot oluşuyor. Hollanda, Hindistan, Amerika, İngiltere de yaşadığı dönemlerde yaygınlaşıyor. 1907 de İlk çocuklar evi kuruluyor. Aslında metot tam anlamıyla burada uygulanmaya başlanmıyor. Sınıf işçi çocuklarından oluşuyor. Çalışırken çocukları gözlemliyor ve metodun ilkeleri şekilleniyor. Burası bir yerde deney alanı olmuş Maria Montessoriye. Çocuklar kendilerine son derece güvenirler ve yeterince güçlüdürler. Gereksiz yardımlardan uzak durmak, kendi başına yapabilmesi için olanak sağlamak gerekir. Eğitim kişinin özgürleşmesinden gelir. Montessoride çocuklar iş yapmayı seviyor. Yüksek konsantrasyonları var. Yetişkinden bağımsızlar. Başkalarına saygılı ve çevrelerine duyarlılar. Ödülü, cezayı, korkuyu, yalanı red ediyorlar. Bir Montessori eğitimcisi çok bilgili ve iyi bir gözlemci olmalı. Her gün yeni öğretmen olarak gelecek. Kendini geliştirecek. Örneğin metal parlatma çalışması sırasında metal çeşitleri anlatılır. Gümüş-demir-pirinç gibi. Metaller nerden geliyorlar. Yerin altındalar. Kozmik eğitim sağlanıyor. Sonrasında metallerden oluşan albüm sunulabilir. Çocuk meraklandırılır. Eğitimci çocuğun nasıl, ne zaman , nelerden hoşlanıyor, arkadaşlarıyla ilişkisi , nerede zorlanıyor aynı zamanda tasarımcı, heyecanlı ama dışarıdan pasif görünen olmalı. Yapılandırılmış çevrede çocuk özgürce hareket etmeli , Çocuk bir adım önde gibi görünsede eğitimci daima aktiftir. Çocuk bağımsızlaştığı ölçüde özgürdür. Kendi ayakkabısını montunu kendisi giyecek. MM . çocuğa çalışan ve düşünen işçidir der. Söyleşinin sonunda Zuhal Bilir Meıer’in eşi beyin ve öğrenme ile ilgili bir sunum yaptı. Maymunlarla bir çalışma yapılıyor. Araştırmacılar başlarına elektrotlar bağlayarak beynin aktivitelerini ölçüyorlar. Birgün yemek molasında makineleri kapatmayı unutuyorlar . Maymunların yemek yememesine rağmen , çizelgeler yemek yer gibi çalışmış. Kimse onlara yemek vermedi ama yemek yiyenleri gözlemlediler. Bu öğrenmenin temeli 12 yıl önce keşfedilmiş. İzleyerek öğrenme . Bilinçli ve bilinçsiz zihin bu kurala göre hareket eder. Hücrelerimiz bizim kaderimiz değil. Yüzyıl önce Montessorinin beyinle ilgili açıklamaları bugün ispatlanıyor. Bugün ; meraklı ,soran, keşifçi, karıştıran , yeni şeyler bulan çocuklar sayesinde yaşıyoruz.

2 Mayıs 2010 Pazar

Anadolu Feneri

Birgün önce Rumeli Fenerinde dolaşmıştık. Karşıdan bakmıştık Anadolu yakasına. Orayıda görelim dedik. Trafikten uzak, her yer yemyeşil. Düştük yola. Karşımıza atlar, inekler, koyunlar da çıktı. Bu sırada yavrular camlara yapıştı. Arkalarından ağladılar. Yıllardır İstanbuldayız, nasılda keşfetmemişiz buraları.


Burasıda bir balıkçı köyü. Tepede Kalesi var Yoros. İpek ve Sencer kale içinden taş toplayıp ceplerini doldurdular. Kaleden manzaraya hayran olmamak mümkün değil. Gelip geçen gemilere gözlerim daldı. Buraya birde denizden gelmek var. Her durakta duran Boğaz vapurlarıyla. Yoros Kalesini geçtikten sonra Porazköy ve Anadolu Fenerine ulaşıyoruz. Poyraz köyününde yeşillikler içinde bir Kalesi var, Garipçe'nin gibi. Aşağıda kayaları döven dalgalar. Buralarda piknik yapanlarda az değil. Böyle bakir yerler şehirden uzaklaşmış havası veriyor insana. Sağlı sollu ağaçlıklı yollar, çiçekler, Toprak ve yosun Kokusu sakinleştiriyor adami. Daha ilerleyince Anadolu Fenerine geliyoruz. Yavrularla seke seke aşağıya yürüyoruz. Balıkçı restoranların önünden geçip, kulenin Dik merdivenlerinden Yukarı tırmandık. Kule bahçesinde taştan masanın üstünde oynayıp durdular. Ordan oraya koştular. Manzaranın fotoğraflarını çektik.Garip bir ruh haline girdim. Yıllardır bu fenerler ışığında Gemiler yönlerini buluyor.


Onca Mangal, balık, Izgara kokusundan sonra insanın karni acıkıyor. Akşam yemeğine şehre dönüyoruz. Beykoz Korusu Sosyal Tesislerine.
Ne iyi etmişizde gelmişiz. Hala aklımdan çıkmıyor. Boyle el değmemiş yerler görmek, Keyif Almak, Hayata farklı bakmak, yaşama Değer katmak için yavrularla keşiflere Devam.

23 Nisan ve Garipçe Köyü


Bugün Atatürk'ün çocuklara armağan ettiği Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutladık. Birkaç gün önceden İstanbuldaki etkinlikleri inceleyip program yapmak istesemde iş yoğunluğundan ve akşam eve döndüğümde sızmaktan hiçbişeye bakamadım. Aklımda Ali Sami Yen 'e  gidip gösterileri izlemek vardı. Cem de İstinyedeki ve Sarıyerdeki Sahil Güvenlik gemilerini ziyarete açmışlar. Sonrada onları gezeriz deyince program oluşuverdi.



Sabah erken kalkıp kahvaltıdan sonra hazırlanmaya başladık. Cicilerimizi giydik. Saçlarımızı taradık. Bu arada televiyonu açtım. Belki 23 Nisan 'a dair keyifli birşeyler vardır diye. Denizi hiç görmeyen çocuklar vardı ekranda. İstanbul da yaşamalarına rağmen. Gene üzülecek bişey buldum kendime, güle oynaya hazırlanırken. Nihayet düştük yola, stad ta aldık yerimizi. Benimkiler gibi daha birsürü minik vardı tribünlerde. Beraber oynayıp zıpladılar.  Başkaca çocuklarda gördüm törene katılan. Tişörtlerinde Lösev yazıyordu. Yüzleri maskeliydi. Onlarda çocuktu. Ne güzel, o kemoterapilere rağmen hayata tutunmak , zevk almak, bayram kutlamak. Hep beraber söyledik 10. Yıl Marşını.

Tören sonunda kıyı emniyeti gemilerini ziyarete gidemedik. Giderken Sencer , dönerken İpek uyuduğu için. Yol bizi Garipçe köyüne götürdü. Rumeli Feneri yönünde. Bahar kendini hissettiriyorken, iki yanı ağaçlık asfalt ve boğazın muhteşem manzarası. Öğle yemeği köyün sahilinde. Çocuklarda tabi su ve kumun içinde. Sonra balıkçılar ağ atınca bir yunus grubu yaklaştı hoplaya zıplaya. Kendimi Ege de tatilde gibi hissettim. Köyün kalesine tırmandık çocuklarla. Bakımsız ve sahipsizdi. Tam karşımızda ise Poyrazköy. Tepeden seyrettiğimiz bu manzara anlatılmaz.

Ressamlara bile ilham olmuş bu köylerden 3. köprü geçecekmiş. Ormanlar katledilecek. Bu sakin balıkçı köyü, çam kokusu, hafta sonu huzurla yapılan kahvaltılar, yıllarca bu köyde doğmuş büyümüş insanların üstünde iki köprü bacağı yükselecek. Beykoz  ve Sarıyer hep  kafa dinlediğimiz , ah bir nefes alalım dediğimiz , yavrularla koşup oynadığımız, enfes manzarasında iç çektiğimiz boğaz ve orman değilmi. Umarım yok olmazlar. 

22 Nisan 2010 Perşembe

Mektup arkadaşım Deniz Karan

BALON BASKI

Balon çok az şişirilir. Çukur olmayan bir kaba likit boya konur istediğiniz renklerde. Balon içine batırılır ve kağıdın üstüne boyalı kısmıyla tampon yapar gibi baskı alınır. İpek balonla oynamayı çok sever, annişte böyle bir çalışmayla karşısına çıkınca önce şaşkınlıkla baktı. Sonra aynısını tekrarladı. Balonlarla türlü oyunlarımız var bizim. En zevk aldığımız, büyükçe şişirdiğimiz balonu üstüne oturarak patlatmak. Hiç de kolay değil yani. Bak şimdi. Aklıma çocukluğum geldi. Nerden nereye. Uçan baloncu amcalar vardı. Bir demet balonla dolaşırlardı yaz akşamları. Benimde el bileğime bağlıydı balonum. 

Yavrularımında böyle güzel anıları olması dileğiyle, Küçücüük Deniz Karan'a resmimizi gönderiyor, çocuk bayramını içtenlikle kutluyor ve annesi Aynur'a herşey gönlünüzce olsun diyorum.

Mektup arkadaşım Defne

MUM BOYALARLA SERBEST ÇALIŞMA

İpek mum boyalarla Defne için çizdi resmini. Bu aralar genellikle yuvarlak çiziyor. Babaannesinden görmüş. Resimleri yaparken çok eğlendik. Mektup arkadaşı olunur da fotoğraf konulmaz mı? Zarfa küçük bir notla fotoğrafımızıda ekledik. Büyüdüklerinde bakıp, tatlı bir hatıra olur umarım. Bu arada 23 Nisan Çocuk Bayramınız kutlu olsun. Uç uç böcecik Defne'ye ve Annişi Hülya'ya sevgilerimizle.

eğer yavrularım olmasaydı

Hep koştura koştura iş yapan ben, hamileyken koşamayacağımı hergün Cağaloğlu yokuşunu çıkarken yavaşlayacağımı anlamayacaktım. Şunda ne kadar kalsiyum var, bunda ne vitamin var diye araştırıp yiyecek seçmeyecektim. Hamilelikte balıktan midem bulanmasına rağmen , ıkına sıkıla yemek zorunda olmayacaktım. Saat 23:00 te  biberonları kaynamaya koyup, sonrada unutup, mutfaktan salona doğru gelen yoğun duman bulutuyla kendime gelip , camı kapıyı açtıktan sonra, tüm apartmanın yangın var diye kapıyı yumruklamalarına neden olmayacaktım.  Aşı yaptırmaya giderken, üstüme giydiğim kot pantolonun farkında olmayıp, evde dört dönerek kot arayacak kadar kendimden geçmeyecektim. Onları bırakıp babayla sinemaya gittiğimizde, bana ihtiyaçları var diye , sokak ortasında ağlaya ağlaya eve dönmeyecektim. Günlerce her yarım saatte bir uyanıp, iki bebek emzirip, biraz uyuyabilmek adına geceleri gözleri yarı açık biberon hazırlayıp çocuğa verirken, çocuğun ciyaklamasıyla biberonun ağzını kapatmadığımı  farkedip, 150 cc mamanın  yüzüne gözüne, üstüne başına boca olmasıyla,  gözlerimi faltaşı gibi açmayacaktım. Hain kolikle başederken,  asansör metodunu uygulayıp , Ağrı Dağın eteğinde tey tey diyerek halay çekme pozisyonunu almayacaktık. Sosyal hayatım daha zengin olacak, babayla daha fazla vakit geçirilecek, arkadaş partilerinde şişenin dibini bulacak ama evlat sevgisini tadamayacaktım. Her ilklerini gördüğümde maden bulmuş gibi sevinmeyecek, hayatı silbaştan tanımaya başlamayacaktım. Akşam haberlerine, çizgi filmlere, hasta çocuklara, kibritçi kız gibi hikayelere hıçkıra hıçkıra ağlamayacaktım. Minik ellerle yüzümü okşamanın, salyalarla beni öpmenin, yere yatırıp üzerimde zıplamanın sıcaklığını hissetmeyecek, tüm makyaj kalemlerimle boya yaptığınızda, saçlarım diken diken olmuşken aynı soruya kırk defa aynı cevabı vermeyecektim. Haftasonları istediğim kadar uyuyacak, çift kişilik yataktan, kafam komedinin üstünde, dört kişi kalkmayacaktım. Öpeyimde geçsin'in ne kadar sihirli bir anlamı olduğunu anlamayacaktım. Sıcak ve aheste yemek yemenin, aynanın karşısında geçirdiğim zamanların kıymetini bilmeyecektim. En önemliside içgüdülerimin, motivasyonlarımın, annemin fedakarlıklarının ve ikiz annesi olarak ne kadar güçlü olduğumun farkına varmayacaktım.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Mektup arkadaşım Ayşe Nil


Mısır BASKISI
İkiye bölünen çiğ Mısır fırçayla istenilen renklerde boyanır. Biz ana renkleri tercih ettik. Karıştırdığımızda ara renkleri oluşturduk. Mısır tamamen boyandıktan sonra kağıdın üstüne yuvarlanarak baskısı alınır.


Ne Güzel, Ayşe Nil Çocuk bayramında doğmuş. Çifte kutlama. Nice mutlu yıllara.
Umarım çocuklarımızın dilekleri hep gerçek Olur.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Mektup arkadaşım - Sencer'den Lara Berfin'e

Araba TEKERLEKLERİ İLE Baskı
Oğluşun en sevdiği 2 arabayı aldık. Genişçe BİR tabağa boya döktüler. Arabanın tekerleklerini bu boya tabağının içinde gezdirip, kağıdın üstüne İleri Geri hareket ettirdi. Sencer bundan son derece Keyif Aldi. Anne eli değmemiş sanat oyunları bunlar. Hem konuşmaya Yeni Yeni başladıkları Su dönemde, kendilerini ifade etmenin en keyifli yolu.



Handan ve cici bıdık Berfin'e sevgilerimizle.

Mektup arkadaşım- Sencer'den Yekta Çınar'a

Misket Boyama


Plastik BİR kutunun içine kağıdımızı yerleştirdik. Kutuya Sarı ve Yeşil boyalarımızdan sıktık. Aslında damlatmamız gerekiyordu AMA 25 aylık kuzum Vick diye sıkınca bayağı bir boya Akti. sonra kutunun içine 3 tane misket attik ve İleri Geri salladı. Misketler ZAR Zor hareket etti ve Kağıt oldukça bulaşık BİR hal Aldi. Öylece kuruttuk. Kalin BİR boya tabakasıyla.

Annesinin genlerinden bulaştıysa Çınarında eli Güzel olmalı. Benim hayal gücüm çalışmaya başladı. Ana OĞUL Sergiler açtım size yada ikinizi BİR tabloya yansıttım. Aslıhan'a ve aslan Parçası Yekta Çınar'a miniklerin resimleri kadar renkli hayatlar diliyorum.